tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Annemarie Schimmel'ın kaleminden İslam'ın Kısa Tarihi kitabı

Annemarie Schimmel'ın kaleminden İslam'ın Kısa Tarihi kitabı

Tarihçi ve yazar Annemarie Schimmel'ın yazdığı İslam'ın Kısa Tarihi adlı kitap, İslam dinine farklı bir bakış açısı sunuyor.

İslam çalışmaları uzmanı Annemarie Schimmel, i̇slam’a dai̇r bi̇lgi̇leri̇ derledi̇ği̇ bu ki̇tabıyla, geleneksel i̇slam tari̇hi̇ görüşünü yansıtır. İslamı, teoloji̇k olarak geli̇şi̇mi̇ni̇ ve geleneği̇n tari̇h boyunca temel taki̇pçi̇leri̇ni̇ açık ve güveni̇li̇r bi̇r şeki̇lde sunar.

Son ve dört ilahi dinlerden olan İslam, uzun bir mücadele sonucunda kabul ettirildi ve bu uğurda savaşlar oldu, nice insan öldü. İslam'ın bilinmeyen pek çok yönünü Annemarie Schimmel'ın kaleminden okuyacaksınız.

Annemarie Schimmel ın kaleminden İslam ın Kısa Tarihi kitabı #1

Sayfa: 165

İslam'ın ortaya çıkışı

İslamın ortaya çıkışından i̇ti̇baren müslümanların dünyasındaki̇ mevcut deği̇şi̇m süreci̇ne ve son geli̇şmelere deği̇ni̇r Annemarie Schimmel, i̇slamın karmaşık ve çok yönlü tari̇hi̇ni̇n özenli̇ bi̇r i̇ncelemesi̇ olan bu ki̇tapta i̇slam hakkında müslüman olmayan toplumlarda hüküm süren popüler ve hatalı görüşlere de açıklık geti̇rmektedi̇r.

Vakanüvis yazdı: Kadınlar ve giysiler

Vakanüvis yazdı: Kadınlar ve giysiler

Vakanüvis, tarih boyunca tartışma konusu olan kadın kıyafetlerini ve dönemlere göre gösterdiği değişimleri kaleme aldı.

Vakanüvis yazdı: Kadınlar ve giysiler

Giysilerin, özellikle kadın kıyafetlerinin tarihsel izleği, yoğun bir tartışmanın da odağında yer aldı. Çok eski çağlardan itibaren özellikle kadın kıyafetleri sık sık toplumun gündemine geldi. Zaman zaman giysilere yönelik ağır eleştiriler de görüldü.

Sümer ve sonrasında kadınlar

Dünya tarihinde izine rastlanabilen ilk topluluklardan sayılan Sümerlerde, kadınların “oldukça rahat” giyindikleri tarihçilerin üzerinde ittifak ettikleri bir konu. Birçok arkeolog ve tarihçi, eski toplumların çoğunda, kadınların uzun süre göğüsleri açık bir şekilde günlük hayatta yer aldıkları görüşünü savunuyor.

Sonra sonra saçlar da dahil kısmi kapamanın nasıl gerçekleştiği ise tam olarak bilinmiyor. Yine de bu anlayışın, Hz. Adem’den itibaren ana bir çizgi üzerinde ilerleyen tevhidi inancın o dönemlerdeki peygamberler vasıtasıyla geldiği, onların koyduğu kurallarla belirlendiği, takip eden dönemlerde ise tekrar daha rahat giysi anlayışının revaç bulduğu düşünülüyor.

Sümer, Babil, Asur Hititler, Frigyalılar ve İyonyalılar’da kadınların etek, kuşak, şal ve başörtüsünden meydana gelen elbiseler giydiği ancak bazı tarihsel dönemlerde bu çizgiden uzaklaşıldığı biliniyor.

Bu arada Yahudiliğin çeşitli dönemleri ile kimi Hint toplumlarında yüzü tamamen örten peçe uygulaması da vardı. Bir dönem ise Hintli kadınlar arasında sırtı açık gezmek moda olmuştu.

Vakanüvis yazdı: Kadınlar ve giysiler #1

Minoslu kadınlar saç tuvaletine önem verirdi

M.Ö. 2900’lerden M.Ö. 1150’lere kadar varlık gösteren Akdeniz Minos toplumunda, her iki cins de peştamalı temel giysi olarak benimsiyordu. Ege’nin iki yakasında da havanın ılıman olması bu kıyafetin çok geniş kesimlerce tercih edilmesine yol açıyordu.

Kadınlar, peştamallarını iğnelerle sabitliyor ancak herhangi bir tehlikeye karşı küçük bir hançeri de büyük bir iğne gibi giysilerinde kullanıyorlardı. Minoslu kadınlar örtünmüyor, saçlarını biçimlendirmeye ise özel bir önem veriyorlardı.

Pek çok erkek de saç şeklinde kadınlarla açık bir rekabet halindeydi. Minos’taki bir başka ilginç giyim detayı ise takılara kadınların değil, erkeklerin daha fazla ilgi göstermesiydi. Yine aynı dönemlerde Girit ve civarındaki kadınlar arasında dar blüzlerin yakası çok düşük tutuluyor, neredeyse göbeğe kadar inen bir kesim kullanılıyordu.

Vakanüvis yazdı: Kadınlar ve giysiler #2

Eski Mısır’da hürler sandaletle, köleler ise yalın ayak dolaşırdı

Antik Mısır’ın kadın kıyafetlerinde açık ayakkabı veya sandaletler olur, keten etekler ya da boydan elbiseler yaygın bir biçimde kullanılırdı. Elbiselerde de, eteklerde de kısa ölçü kullanılıyordu. Sonrasında, etekler uzamış ancak bu defa da göğüs dekolteleri derinleşmişti.

Eski Mısır’da uzunca bir dönem kadınların bir göğüslerini açıkta bırakma modası olduğu da biliniyor. Mısır toplumunda “soylu”lar ile hür kişilerin sandalet giymesi yaygınken, köleler ise sistemin yasaklamasıyla çıplak ayakla dolaşmak zorundaydı.

Vakanüvis yazdı: Kadınlar ve giysiler #3

Antik Roma’da bir omuz hep açıktı

Eski Yunan’ın ardından tarih sahnesine çıkan Romalılarda kadınların temel kıyafetinin adı, Ortadoğu dillerinde sağlıklı bir kumaş olarak bilinen “keten”de türetilmiş “tunika”ydı (tunik). Tunik, aslında erkeklerin ısrarıyla kadın giysisi olmuştu.

Erkekler, vücudu belirli bir yöntemle saran kumaşla oluşan “toga”yı giyiyor, aynı giysiyi kadınların giymesini ise tasvip etmiyorlardı. Dönemin birçok filozofu, toga giyen kadınları “hafif kadın” olarak nitelendiriyordu. Bu nedenle tunik - stola, zamanla Romalı kadınların geleneksel giysisi haline gelmişti.

Pompei gibi “kırmızı duvarlı evler”in yaygın olduğu şehirlerde ise kadınların çoğunluğu toga giymeye devam ediyordu. Antik Roma’da soğuk havalarda adı geçen kıyafetlerin üzerine palto da giyiliyordu. Bunlardan bazılarında sol kolun üzerine dökülen ilave kalın bir kumaş da olabiliyordu. Pelerinler ve pançolar da kış giysilerindendi.

Antik Roma’da ayakkabıların, giyen kişinin toplumsal statüsünü yansıttığı da biliniyordu. Genellikle kırmızı deri ayakkabıları aristokratlar, ay şeklinde süslemeli siyah deri ayakkabıları senatörler, tabanı hokkalı yüksek konçlu ayakkabıları ise askerler giyiyordu. Eski Mısır’da olduğu gibi Antik Roma’da da köleler yalınayak gezmek zorundaydı.

Vakanüvis yazdı: Kadınlar ve giysiler #4

Romalılar “pantolonu barbarlar giyer” derdi

Eski Roma’da “fit vücut” konusu takdir edilen bir özellikti. Bu nedenle spor müsabakaları büyük ilgi görüyordu. Çeşitli gösterilere hazırlanmak, uzun ve yorucu eğitimlerin konusuydu. Kadınlar aslında yarışmalara katılamıyorlardı. Ancak spora meraklı olan kadınlar vücut talimi yapabiliyorlardı. Bu eğitimler ise kapalı olmayan alanlarda iççamaşırlarıyla gerçekleştiriliyordu.

Olimpiyat Oyunları’nda, sporcuların tamamen çıplak yarışmasının kökeninde ise kadınların bir aldatmacasının olduğu görüşü de dile getirilmişti. Bu görüşe göre, yarışmalara katılmaları yasak olan kadınların zaman zaman erkek kıyafeti giyerek bu yasağı delme girişiminde bulunmaları nedeniyle Olimpiyatlara çıplak katılma uygulaması başlamıştı. Roma’da pantolonun “barbar giysisi” olduğu düşüncesi yaygındı, bu nedenle mezkûr giysi toplumda bir türlü revaç bulamamıştı.

Vakanüvis yazdı: Kadınlar ve giysiler #5

Kadınlara karşı öfkeli Hıristiyan yazarlar

Antik Roma döneminde ortaya çıkan Hıristiyanlık’la birlikte kadınların toplum içerisinde giyimlerine dikkat etmeleri, özellikle de erkeklere benzememeleri hususunda sert uyarılar kaleme alan “kilise babaları” ve yazarlar görülmüştü. Bunlardan Kartacalı Tertullian ile Hatip Juvenal’ın ifadeleri oldukça ağırdı.

Tertullian, “Haysiyet koruyucusu olan giysi düşürüldü. Kadınlar, kendinizi küçük düşürmeyin.” derken; Juvenal ise daha ağır ifadeler kullanıyordu:

“Kask takan, kendi cinsiyetinden nefret eden ve güçlülükten zevk alan bir kadından nasıl bir alçakgönüllülük, narinlik bekleyebilirsin ki?Erkekler için olan egzersizleri yaparken nasıl pantolon giydiğini görün; miğferinin ağırlığı altında nasıl eğildiğine bakın, kalçalarını saran bandajlar ne kadar büyük ve kaba. Bakın ve gülün. Yine bunlar, ince cübbelerin en incesini bile fazla sıcak bulan, narin tenleri en ince ipek dokuyla dahi zedelenen kadınlardır.”

Vakanüvis yazdı: Kadınlar ve giysiler #6

------------------------------------

- Amanda Hallay, “Mezopotamya’nın Geleneksel Kıyafetleri Neye Benziyordu?”, nationalclothing.org

- Phyllis Tortora, “Antik Dünya: Elbisenin Tarihi”, fashion-history.com

- Corinne Redfern, “Erkeklerin Kadınlara Ne Giyeceklerini Söylediği Kapsamlı Bir Zaman Çizelgesi”, marieclaire.com

- Salime Leyla Gürkan, Tesettür Maddesi, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi

- “Kadınlar için Antik Roma ve Yunan Elbise Türleri”, Bilim, Teknoloji, Matematik, thoughtco.com

Vakanüvis yazdı: Kadınlar ve giysiler #7

Vakanüvis yazdı: Kadınlar ve giysiler #8

Vakanüvis yazdı: Kadınlar ve giysiler #9

Esra Erol'da ne zaman başlayacak? 2022 Esra Erol'da yeni sezon tarihi belli oldu mu?

Esra Erol'da ne zaman başlayacak? 2022 Esra Erol'da yeni sezon tarihi belli oldu mu?

Esra Erol'un sunuculuğunu üstlendiği Esra Erol'da programının ne zaman başlayacağı merak konusu oldu. Peki, Esra Erol'da ne zaman başlayacak? 2022 Esra Erol'da yeni sezon tarihi belli oldu mu?

Esra Erol'da ne zaman başlayacak? 2022 Esra Erol'da yeni sezon tarihi belli oldu mu?

ATV ekranlarında uzun bir süre evlilik programı sunan Esra Erol, şimdilerde farklı bir format ile sevenlerinin karşısına çıkıyor.

Evlilik programları denilince akla gelen Erol, yeni programında zor durumda olanlara yardım ediyor ve kayıpları bulmaya çalışıyor.

Evli çiftlerin evliliklerini kurtarmaya çalışan ve hafta içi ekranlarda olan Esra Erol, programın sezon finali yapmasıyla birlikte tatile çıktı.

Ailesiyle birlikte tatilde olan ve keyifli vakit geçiren güzel sunucunun hayranları, programın ne zaman başlayacağını merak ediyor.

Yeni sezonda yine ATV ekranlarında olmaya hazırlanan Esra Erol ile ilgili, "Esra Erol'da ne zaman başlayacak? 2022 Esra Erol'da yeni sezon tarihi belli oldu mu?" sorusu gündeme getirildi.

Peki, Esra Erol'da ne zaman başlayacak? 2022 Esra Erol'da yeni sezon tarihi belli oldu mu? İşte yanıtı..

Esra Erol'da ne zaman başlayacak? 2022 Esra Erol'da yeni sezon tarihi belli oldu mu?

Esra Erol'un porgramının ne zaman başlayacağı netleşmedi. Konu hakkında Esra Erol cephesinden açıklama gelmedi.

Ancak her sene Eylül ayında başlayan programın, yine Eylül ayında ATV ekranlarında olması bekleniyor.

Esra Erol ve ailesi ise şu sıralar tatilin keyfini sürüyor. Erol, çektirdiği kareleri Instagram'dan paylaşmayı ihmal etmiyor.

Esra Erol da ne zaman başlayacak? 2022 Esra Erol da yeni sezon tarihi belli oldu mu? #1

Çerkes Soykırımı ve Sürgünü'nün 158'inci yılı

 


Anavatanları Kafkasya'dan sürgün edilmelerinin 158'inci yıl dönümünde Çerkesler, istedikleri farkındalığı henüz elde edebilmiş değil. Her yıl 21 Mayıs tarihinde Çerkes soykırım ve sürgünü çeşitli ekinliklerle anılarak hafızalarda korunmaya çalışılıyor. Ancak yaşananların soykırım olduğunu savunan çok sayıda Çerkes derneği, Türkiye'nin bu tanımı kabul etmemesini eleştiriyor.


Çerkesler, 21 Mayıs'ın “Çerkes Soykırım ve Sürgünü” olarak tanınmasını isterken Rusya'dan da resmi bir özür beklediklerini dile getiriyor.


Günümüzde dünya üzerinde 'Çerkes soykırımını' tanıyan tek ülke Gürcistan. Türkiye'de ise 21 Mayıs 'yas günü' olarak anılıyor.


Çerkes sürgünü nedir?


Kafkasya'da yüz yıldan uzun süren Rus-Çerkes Savaşları 21 Mayıs 1864 tarihinde sona erdi. Ancak bu tarih Çerkesler için de 'sonun başlangıcı' oldu.


Çarlık Rusyası, savaşı kaybeden Çerkesleri sürgüne tabi tuttu. Resmi olmayan rakamlara göre yaklaşık 1,5 milyon kişi, Rusya'nın çeşitli liman kentlerinden toplu halde Osmanlı topraklarına sürüldü.


Yol şartlarının çok ağır olmasının yanı sıra salgın hastalıklar ve açlık, yine resmi olmayan kaynaklara göre 400 bin ila 500 bin kişinin hayatına mâl oldu.


Çerkesler ne talep ediyor?


Çerkes tarihçi Murat Yalçın, Çerkeslerin Türkiye'den ve Rusya'dan talep ettiği maddeleri şöyle sıralıyor:


"Çerkes Soykırımı ve Sürgünü'nün TBMM'de resmen tanınması, Rusya ve Türkiye arasında yapılacak olan ikili anlaşmalar ile Türkiye vatandaşlarına çifte vatandaşlık hakkının verilmesi, bu büyük acıyı anlatan müzelerin açılması, Çerkes dili ve kültürünün korunması adına diğer adımların atılması. Bunlar Türkiye'den taleplerimiz."


"Rusya'dan ise soykırım ve sürgünün resmen kabul edilmesi, Çerkeslerden ve diğer Kafkasyalı mağdur halklardan resmi özür dilenmesi, çifte vatandaşlık anlaşmaları ile geri dönüşün ve Kafkasya ile olan ilişkilerin kolaylaştırılması, Kafkasya'daki yerleşim yerlerine eski orijinal isimlerinin iade edilmesi."


Çerkes Sürgünü'ne dair tanıklıklar


Çar I.Petro (1722) : “Rusya’nın çıkarları için mümkün olabildiği kadar İstanbul’a ve Hindistan’a yaklaşmak lazımdır. Buraları elinde tutan Dünya’ya hükmeder. Bunun için de ne gerekiyorsa onu yapmalıyız...”


Rus General Tsitsianov (1804): “ Kanım kazanda gibi kaynıyor, asilerin kanıyla topraklarınızı sulamak arzusuyla bütün organlarım sarsılıyor... Size diyorum ki benim süngü, gülle ve kan nehri metodumla topraklarınızda akan nehirlerin suyu bulanık akmayacak, ailelerinizin kanıyla boyanmış olarak kıpkırmızı akacak.”


Grand Dük Michael: “ Dağlılar teslim olmuyor diye biz görevimizi yarıda bırakamazdık. Yarısının temizlenebilmesi için öbür yarısının yok edilme

Yarısının temizlenebilmesi için öbür yarısının yok edilmesi gerekiyordu.”


Prens Baryatinski (Çar Naibi): “Karadenizin kıyılarını bir Rus denizi ve toprağı haline getirmek için dağlıları kıyıdan temizlemek zorundaydık. Dağlı Çerkeslere ulaşabilmemize engel olan Kuban ötesi halkların da tümüyle yerlerinden kaldırılması gerekiyordu.”


Kafkasya Orduları Kurmay Başkanı Milyutin: “..Dağlıları, zorla ve bizim istediğimiz yerlere göndermeliyiz. Gerekiyorsa Don yöresine sürmeliyiz. Bizim esas gayemiz Kafkas dağlarının eteklerindeki bölgelere Rusları yerleştirmektir. Ancak bunu şimdiden dağlılara hissettirmeyelim...”


M.İ. Benyukov: (Dağlılara karşı savaşan ve anısını yazan): “Batı Kafkasya’nın iskanı ile ilgili resmi projenin uygulanmasından sorumlu Kont Yevdokimov, Kuban bölgesiyle pek ilgilenmiyordu. Çok pahalıya mal olan savaşı bitirebilmek için bütün dağlıların denizin karşı tarafına kovulması O’nun hedefiydi. Kuban ötesinde kalanların da tehlikeli olma ihtimaline karşın, sayılarının azaltılması ve yaşam şartlarından yoksun kılınmaları için her çareye başvurmaktı.”


Kont Yevdokimov’un Savaş Bakanlığı’na 1863 Kasım ayında gönderdiği yazıdan: “Batı Kafkasların fethi ile ilgili plan açısından şimdi de kıyı şeridini temizlemeliyiz...” (Devlet Tarih Arşivinden)


Rus Tarihçi Sulujiyen: “Dağlılar teslim olmuyor diye biz davamızdan vazgeçemezdik. Silahlarını alabilmek için yarısının kırılması gerekti. Kanlı savaşta bir çok kabile tümüyle yok oldu. Ayrıca,çoğu anneler bize vermemek için kendi çocuklarını öldürüyorlardı...”


Rus Tarihçi Zaharyan: “Çerkesler bizi sevmezler. Biz onları, özgür çayırlarından çıkardık. Avullarını yıktık. Bir çok kabile tümüyle yok edildi...”


Rus Tarihçi Y.D. Felisin: “Bu, gerçek ve acımasız bir savaştı. Yüzlerce Çerkes köyü ateşe verildi. Ekin ve bahçelerini imha için atlara çiğnettik, sonuçta bir harabeye dönüştü."


Kont Lev Tolstoy: “Köylere gece karanlığında dalıvermek adet haline gelmişti. Gece karanlığının örtüsü altında Rus askerlerinin,ikişer üçer evlere girmesini izleyen dehşet sahneleri öylesineydi ki, bunları hiçbir rapor görevlisi aktarmaya cesaret edemezdi...”


Muhaliflerden N.N. Rayevski:” Bizim Kafkasya’da yaptıklarımız, İspanyolların Amerika topraklarında yürüttükleri savaşların olumsuzluklarının aynısıydı. Dilerim ki, Yüce Tanrı Rus tarihinde kan izlerini bırakmasın...”


Çar II. Alexander’nin Kont Yevdokimov’a kutlama mesajında : “Üç yıl içerisinde Batı Kafkasya’ya boyun eğdirilerek uyuşmaz yerli halkları temizleyip çıkardınız. Uzun yıllar süren kanlı savaşın zararlarını kısa sürede bu verimli topraklardan çıkartabiliriz...”


Jan Karol: “Rusya’nın Kafkasya’yı fethi, çağımızın barbarlık tarihinin en feci tablosunu oluşturur. Kafkas dağlılarının direnişini kırabilmek için 60 yıllık askeri terör ve kıyım gerekti...”

Hakhurat Ş.Y.- Liçkov L.S.: “Adıgeya" isimli kitaplarında: “Çarlık yönetimi, yüz binlerce Çerkesi Kafkasya’dan sürgün etti. Kanlı savaşla dağlı halkları vatanlarından kovarak yok ettiler...”

Grand Dük Michael: Savaşın sonlarında Kafkasya’ya geldiğinde, Çerkes beylerinin mağlup olduklarını, Rus yönetimini kabul ederek kendi topraklarında yaşamalarına izin verilmesini istediklerinde verdiği cevap: “Size bir ay süre veriyorum. Bir ay içerisinde ya Kuban ötesinde gösterilecek yere gidersiniz ya da Osmanlı topraklarına gidersiniz. Bir ay içerisinde sahile inmeyen köylüleri ve dağlıları savaş esiri sayıp ona göre işlem yapacağız.”

Y. Abramov "Kafkas Dağlıları" kitabında: “O zamanlar dağlıların başına gelenleri anlatmaya sözcüklerin gücü yetmez. Binlercesi yollarda, binlercesi açlık ve sefaletten öldüler. Kıyılar ölü ve ölmek üzere olan insan doluydu. Annesinin soğumuş cesedinde süt arayan yavrular, donup öldüğü halde çocuğunu kucağından bırakmayan analar ve sırf ısınmak için sıkışarak yattıkları yerde birlikte donarak ölen gruplar, Karadeniz sahilinde olağan manzaralardı...”

İ. Dzarov: “ Osmanlı’ya göç etmek üzere yola çıkanların yarısı bile oraya ulaşamadı. Bu denli bir perişanlık insanlık tarihinde çok azdır.”

St.Petersburg Gazetesi: “Savunmaları ile ölümsüzleştirdikleri sahillerden kaçış başladı. Çerkesya artık yok. Dağlardaki artıkları da askerlerimiz yakında temizleyecek ve savaş kısa zamanda sona erecek...”

Prens Mihail'in Yevdokimov'a mektubu (1863):“ Abzehlerin itaat ettiğini, Ubıhların yenildiğini bildiren raporunuza çok sevindim... Kafkaslar'ın kuzey yamacına cesur birlikleriniz boyun eğdirdi. Güneybatı yamacınında bize düşman vahşi halktan temizleneceği, şimdiye kadar girilemeyen Karadeniz'in doğu kıyısının da Rus nüfus yerleştirilerek gerçekten Rus olacağı zaman yakındır. Ümit ediyorum ki, bu an yakında gelecek ve itaat etmiş bütün Batı Kafkasya'yı imparatorun ayakları dibine sereceğiz.”

Dekabrist Lorer: ‘’Zass, karargahının yakınında, özel olarak yapılmış küçük bir tepenin üzerine, mızraklara geçirilmiş, sakalları rüzgarda uçuşan Çerkes kafaları dizmişti. Bu iğrenç tabloyu seyretmek üzüntü vericiydi… Bir gün Zass, davetlisi bir hanımın ricası üzerine düşman kafalarını kaldırmayı kabul etti. Bizde o sırada misafiriydik. Generalin çalışma odasına girdiğimizde dayanılmaz, iğrenç bir kokuyla sarsıldım. Zass gülerek, yatağın altında kafaların konduğu sandıkların bulunduğunu söyleyerek şaşkınlığımızı giderdi ve camlaşmış gözleriyle korkunç şekilde bize bakan birkaç kafanın bulunduğu kocaman bir sandığı çekip çıkardı. ‘’ Onları neden burada tutuyorsunuz’’? diye sordum. ‘’ Onları kaynatıyorum, temizliyorum ve anatomi çalışmaları için Berlin’deki profesör dostlarıma gönderiyorum’’ diye karşılık verdi.


Tercüman-ı Ahval ve Tasvir-i Efkar Gazeteleri: “Ruslar, Kafkasya’nın tamamını yerle bir ettiler. Köyleri ateşe verdiler. Savaştan sonra da yerli halkları vatanlarından sürüyorlar, onlar da terkediyorlar...”


Fransız Gazeteci A. Fonvill: “Gemicilerin gözü doymuyordu. 50-60 kişilik gemiye 200-300 kişi alıyorlardı. Biraz su ve ekmekle yola çıkmışlardı. 5-6 günü aşınca bunlar tükeniyor ve açlıktan salgın hastalıklara yakalanıyorlar, yolda ölüyorlar ve onlar da denize atılıyorlardı. 600 kişiyle çıkan gemiden ancak 370 kişi sağ çıkabilmişti.”


Polonyalı Albay Teophil Lapinsky: “Göçmenlerin sorunu felakete dönüşüyor. Açlık ve hastalık had safhada. Trabzon’ gelen 100.000 kişi 70.000 kişiye indi. Samsun’a 70.000 kişi indi. Günlük ölü sayısı 500 kişidir. Trabzon’da bu sayı 400 kişidir. Gerede Kampı’nda 300 kişi, Akçakale ve Sarıdere’de günlük ölüm 120-150 kişi arasındadır. İtalyan Dr. Barozzi’nin raporlarında şu ibareler dikkat çekicidir ''İnsanlar,uzun süre bitkiler,bitki kökleri ve ekmek kırıntılarıyla hayatta kalmaya çalışıyorlar.”


Rus Araştırmacı A.P.Berje: “ Novorovski koyunda 17.000 kadar dağlının toplandığı kıyıda gördüklerimi unutamam. Onların bu durumunu görenler Hıristiyan da olsa, Müslüman da olsa, Ateist de olsa dayanamaz, çökerdi. Kışın soğuğunda, karda evsiz, yiyeceksiz ve doğru dürüst giyeceksiz bu insanlar tifo, tifüs ve çiçek hastalığının pençesindeydiler. Anasız kalmış çocuklar ölmüş annelerinin göğsünde süt arıyorlardı... Rus tarihinin yüz karası olan bu acılı sayfa Adige tarihi açısından büyük zararlara yol açtı. Sürgün, sosyal, ekonomik ve kültürel gelişmelerinin tarihini ve politik bir birlik olma sürecini uzun yıllar kesintiye uğrattı.”


İngiliz Elçi Lord Napiyer: “Çerkeslerden boşaltılan yerlere derhal Slavlar veya başka Hıristiyanlar yerleştiriliyorlar.”


İngiliz Konsolos Gifford Palgrave: “17 Nisan 1867 günü tüm Abhazya’yı dolaştım. Rus olmamaktan başka bir suçu olmayan Abhaz halkının böylesine yok edildiğine ve ülkenin tahrip edildiğine tanık olmak çok acı verici...”


İngiliz Konsolos R.H.Lang: “Samsun’dan çıkan 2718 yolcu Kıbrıs’a geldiğinde 853 kişi ölmüş ve diğerleri de ölüden farksızdı. Günlük ölüm sayısı 30-50 arasındadır.”


İngiliz Parlamenter M. Anstey’in Parlamentoda ki konuşması : “İngiltere’yle ticari ilişkiye girmeye inandırılmış, İngiliz yandaşı yapılmış olan Çerkesya’ya ihanetle suçluyorum sayın Lord Palmerston’u. Hindistan’daki çıkarlarımızla beraber Bağımsız Kuzey Kafkasya’yı bilerek ve iterek Ruslara teslim ettiğiniz için aynı zamanda İngiltere’ye de ihanet ettiniz...”


Lord Palmerston 8 yıl sonra aynı parlamentoda konuşurken şunları der: ”Sayın Lordlarım, Çerkesleri kendi başlarına büyük felaketlerle baş başa bıraktığımız doğrudur. Oysa, biz onlardan yardım istedik ve onları büyük fedakarlık ölçüsünde de kullandık...”


Marc Pinson: “Karadeniz sahilinde Çerkeslerin ölüm oranı % 50’ye yakındır. Sırf Trabzon’da 53.000 kişi öldü. Savaş artığı “yüzen mezarlar” oolan gemilerden kaç tanesinin battığı bilinmiyor. Kafkasya’dan Balkanlara sürülen aile sayısı 70.000 ailedir. Edirne: 6.000, Silistre-Vidin: 13.000, Niş-Sofya: 12.000, Dobruca-Kosova-Priştina-Svista: 42.000 ailedir. Yaklaşık 350.000 kişi. Ölüm oranı daha az ve % 15-20 dolaylarındadır...”

A.P. Berje: "Novorosisk limanında 17.000 Çerkes’in çektiği eziyeti ve başlarına gelen afetleri hayatım boyunca unutmayacağım. Kış aylarına rastlayan bu dönemde onca insan burada bir aydan fazla bekletildiler. İnsan kalbine kılıç gibi saplanan bir çok olaya şahitlik ettim. Ruslar Çerkesler’e hayvanlara bile yapılmayacak şeyler yaptılar. Şu gördüğüm olayları kağıda gözyaşım damlamadan nasıl yazacağım?"

Shutsejuko Tseyko’nun Çar II. Alexander’a cevabı: ( Çar II. Alexander, 1861’de Kafkasya’ya gelmiş, Çerkesler’e kayıtsız şartsız itaat etme ve dağlık bölgelerden inip bataklık düzlüklere yerleşme şartını koşmuştu.)

’’Belki Kafkasya Rus olacak ama Çerkesler damarlarında kan aktıkça Rus Çarının kölesi olmayacaklar, sağken vatanımızı teslim etmeyeceğiz. Ölüm köle hayatından iyidir. Atalarımızın savaşçı şanına leke sürdürmeyeceğiz; ''Ye tl’ın Ye tl’en - Ya kahraman ol ya öl.''

Prof. Kemal Karpat: "Ruslar, Çerkesleri tamamen imha ederek dağların iç kesimlerine, Çerkes mevzilerine doğru adım adım ilerlediler. Teslim olanlara 3 seçenek sundular: a)Kuban vadisine gitmek, b) Çar ordusuna katılmak, c) Hıristiyan olmak. Kabul etmeyenler Osmanlı ile Ruslar arasındaki bir anlaşma uyarınca göç ettiler. 1862-1870 arasında gelenlerin sayısı 1.200.000-2.000.000 arasındadır.

Sahilde ölenlerin sayısı 500.000 den az değildir. Ayrıca Balkanlara giden Çerkes sayısı da 400.000 civarındadır. Halifelik yükümlülüğü, nüfus kazanma ve iyi asker sağlama gibi hesapların olduğu biliniyor..."

Nedim İpek: 1829'da başlayan savaş 1863'e kadar sürdü. 1864'te Çarlık hükümeti Batı Kafkasya'daki halkları bir ay zarfında Kafkasya'yı terke zorladı, Rumeli'ye 175.000 Çerkes, Anadolu'ya 600.000 kişi göçürüldü. 1867'den sonra gelenler de Tatarlar dahil 500.000 kişi kadardır.

Gelenler stratejik yerlere yerleştirildi. Çanakkale ve Marmara'da Müslüman erkek azalmıştı. Oraya yerleştirildi. İstanbul'da yakın yerlerde, Suriye ve Filistin'de reisleri şehir merkezine alınıp diğerleri dağınık yerleştirildi. Geleneksel şeflerin otoriteleri kırıldı. Zamanla yerli ahaliye karışıp gittiler.

Abdullah Saydam: Osmanlı'ya göçlerde çekici etkenlerden çok itici etmenler ön plandadır. Rusların ele geçirdikleri yerlerdeki Tehcir politikası, hiç değişmeden devam edip gitmiştir. Yapılan baskı ve zorlamalar beraberinde tepki olarak göçü getirmiştir. Dolayısıyla göçler Rusya'nın zulmünden kurtuluş olarak görülmüştür. Osmanlıda sırf insani açıdan kapılarını açmıştır. 1.000.000-1.200.000 Kırım ve Kafkaslı geldi.

Süleyman Erkan: Rusya, Çerkeslere tümüyle sürgün gözüyle baktığından insanları bir ay içerisinde terke zorlandı...


Rumeli'ye 175.000 Çerkes, Anadolu'ya 600.000 kişi göçürüldü. 1867'den sonra gelenler de Tatarlar dahil 500.000 kişi kadardır.


Gelenler stratejik yerlere yerleştirildi. Çanakkale ve Marmara'da Müslüman erkek azalmıştı. Oraya yerleştirildi. İstanbul'da yakın yerlerde, Suriye ve Filistin'de reisleri şehir merkezine alınıp diğerleri dağınık yerleştirildi. Geleneksel şeflerin otoriteleri kırıldı. Zamanla yerli ahaliye karışıp gittiler.


Abdullah Saydam: Osmanlı'ya göçlerde çekici etkenlerden çok itici etmenler ön plandadır. Rusların ele geçirdikleri yerlerdeki Tehcir politikası, hiç değişmeden devam edip gitmiştir. Yapılan baskı ve zorlamalar beraberinde tepki olarak göçü getirmiştir. Dolayısıyla göçler Rusya'nın zulmünden kurtuluş olarak görülmüştür. Osmanlıda sırf insani açıdan kapılarını açmıştır. 1.000.000-1.200.000 Kırım ve Kafkaslı geldi.


Süleyman Erkan: Rusya, Çerkeslere tümüyle sürgün gözüyle baktığından insanları bir ay içerisinde terke zorladı. Ve dramatik sahneler limanlarda ve deniz yolunda yaşandı. Mallarını yok fiyatına elden çıkartıp günlerce vapur beklediler. Fazla yolcu ve azgın dalgalarda perişan oldular. Binlercesi yolda öldüler. Açık denizdeki deniz kazaları bilinmiyor.


Rusya'nın sürgün politikası 1863'den sonra adeta soykırıma döndü. 40-50.000 göçte mutabık iken sadece 1864 baharında 400.000 kişi geldi.


Ermeniler aynı ülke içerisinde bir yerden bir başka yere tehcir edildi. Ruslar ise Çerkesleri bir daha dönmemecesine başka ülkelere sürdü. Batılıların ilgisizliği çifte standarttır.


Ermeni, Pontus soykırımlarını parlamentolarına taşırken bilimsel olarak apaçık olan Çerkes SÜRGÜNÜ'nün aynı ilgiyi görmemesi üzücüdür.


Her ulusun kendi toprağında kendi kültürünü yaşayarak yaşaması esastır. Bu konuda Çerkesler herkesten çok hak sahibidirler. Ama dağınıklık herkesten çok hak sahibidirler. Ama dağınıklık aksiyon birliğini zorlaştırır. Şimdilik Çifte vatandaşlık çıkar yol gibi görünüyor.


1856-1876 arası göç-sürgün rakamları farklıdır. 1.000000-1.200.000 arası gibi 1878-1914 arasında da 500.000 Çerkes geldi. Krasnodar-Lapinsk yöresine yerleştirilenlerden 1889 7a 24.000 kişinin sürülmesi Pan-Slavist politikaların etkisiyledir. Kuban'da 106.795 iken sayı 61.231'e düşmüştür.


Fahir Armaoğlu: II. Aleksandre sadece Kafkasya'daki özgürlük hareketini söndürmekle kalmadı. Çerkesleri kendi topraklarından sürmesinin nedeni onların yenilmesi olduğu kadar Rus olmayanları planlı bir şekilde Ruslaştırmadır. Nikolay İlminski'nin fikir babası olduğu Pan-Slavizm'in devreye konduğu tarihlerle Çerkeslerin sürülüşü aynı tarihtir. Bu politika üç aşamalıdır.


Rusya'ya karşı savaşan ve destekleyenleri savaş suçlusu sayıp sürmek,


Kovulanların topraklarını Ruslara ve Rus Kazaklarına vermek,

Rus olmayanları da Ruslaştırma politikası izlemek.

Kaynak: Euronews, 21mayis.org, Kafkas Dernekleri Federasyonu




Rus destekli Ermeni güçlerin gerçekleştirdiği Hocalı Katliamı 30'uncu yılında

 


Azerbaycan'da ve dünyanın farklı ülkelerinde düzenlenen çeşitli anma programlarıyla 1992 yılında yaşanan Hocalı Katliamı'nın kurbanları anılıyor.

Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki savaş sırasında Ermeni güçlerinin, 25 Şubat'ı 26 Şubat'a bağlayan gece, Dağlık Karabağ'ın Hocalı kasabasına girerek sivilleri hedef aldığı saldırıda, resmi rakamlara göre 83'ü çocuk, 106'sı kadın olmak üzere 613 Azeri hayatını kaybetti.

Yapılan otopsi ve incelemelerde cesetlerin birçoğunun insanlık dışı muameleye maruz kaldığı ve işkence görerek öldürüldüğü anlaşıldı.

Aralarında Ermeni gazetecilerin de bulunduğu yabancı basın mensupları, katledilen Azerilerin kafa derilerinin yüzüldüğünü, gözlerinin oyulduğunu ve birçoğunun başının kesildiğini aktardı.

Peki kurbanların daha sonra topluca yakıldığı ortaya çıkan katliamın detayları neler, o tarihte neler yaşandı?

Hocalı katliamı

Ermeni güçlerinin 1991'in sonlarına doğru ablukaya aldığı Dağlık Karabağ'ın Hocalı bölgesi, 936 kilometrekarelik alana sahip, 2 bin 605 ailenin, toplam 7 bin kişinin yaşadığı bir kasabaydı. Aralık 1991'de Karabağ'ın başkenti olarak kabul edilen Hankendi şehrini ele geçiren Ermenilerin bir sonraki hedefi Hocalı oldu. Bölgenin etrafındaki bütün köy ve yolları kapatan Ermeniler, kasabanın diğer illerle kara yolu bağlantısını kesti.

Hocalı'nın diğer bölgelerle tek bağlantısı olan hava ulaşımı ise, 28 Ocak 1992'de Şuşa Ağdam seferini yapan helikopterin Ermeniler tarafından düşürülmesiyle ortadan kalktı.

Bu olayda çoğunluğu kadın ve çocuklardan oluşan 44 sivil hayatını kaybetti. 1992 yılının başlarından itibaren Hocalı'nın savunması sadece hafif silahlara sahip yerel savunma güçleri ve az sayıdaki milli ordu askerinden ibaret kaldı.

25 Şubat 1992'den itibaren Hocalı'ya üç koldan saldıran Ermeniler, Sovyet Kızılordusunun 366'ıncı Motorize Alayı'nın bütün araçlarını kullanarak şehri iki saat boyunca top ve tank ateşine tuttu.

Saldırıdan bir gün sonra ise "Hocalı Katliamı" vuku buldu.

Resmi verilere ve uluslararası insan hakları örgütlerinin raporlarına göre, Ermeni güçlerinin Sovyet Rus ordusunun da desteğini alarak düzenlediği saldırıda, 613 Azeri katledildi. 500'e yakın sivil ağır yaralanırken bin 250'den fazla kişi de esir alındı.

Aralarında 68 kadın ve 28 çocuğun da bulunduğu 150 esirden bir daha hiç haber alınamadı. Ermeni makamları da esirlerin akıbetiyle ilgili bugüne kadar herhangi bir açıklama yapmadı.

Hocalı katliamını kim nasıl kabul ediyor?

Azerbaycan Meclisi, 1994 yılında düzenlenen bir oturumla, 613 vatandaşının katledildiği hadiseyi, 'Hocalı Soykırımı' olarak kabul etti.

Hocalı'da yaşananlar Meksika, Macaristan, Pakistan, Kolombiya, Çek Cumhuriyeti, Bosna Hersek, Honduras, Peru, Sudan ve İslam İşbirliği Teşkilatı'nca da 'soykırım' olarak tanınıyor.

Hocalı Katliamı'nı 5 ülke parlamentosu kınarken, ABD'de 16 eyalet meclisi, yaşananları 'soykırım' olarak gören kararları kabul etmiş durumda.

Türkiye ise Hocalı'da yaşananlara resmi olarak 'Katliam' tanımlaması yapıyor.

İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch), hadiseyi, Dağlık Karabağ Savaşı sırasında işlenen 'Katliam' olarak kayıtlara geçirdi.

Birleşmiş Milletler, henüz resmi bir karar almış değil. Azeri kaynaklar, Rusya'nın BM Güvenlik Konseyi'nin bağlayıcı herhangi bir karar almasını engellediğini belirtiyor.

Ancak 1993 yılında BM Genel Kurulu, Ermenistan'ı kınadı. BM Güvenlik Konseyi de 822 sayılı kararla, Ermenistan'dan işgal ettiği Azerbaycan topraklarını terk etmesini istedi. Azerbaycan topraklarının yüzde 20'si halen Ermeni işgali altında bulunuyor.

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM) üyeleri "Ermeniler tüm Hocalı sakinlerini katletti" ifadesinin yer aldığı bir bildirgeye imza attı.

Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı - Minsk Grubu, 1996 yılında Erivan'ı kınayarak, Azerbaycan'ın toprak bütünlüğüne saygı gösterilmesini talep etti.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) 22 Nisan 2010 tarihli kararında, Hocalı'da yaşananlar, savaş suçları veya insanlık aleyhine suçlarla eşdeğer eylemler olarak görüldü. Ancak henüz resmi bir karar alınmış değil.

Azerbaycan'ın hukuk mücadelesi devam ediyor

Bakü yönetiminin aralarında AİHM ve Lahey Adalet Divanı gibi uluslararası hukuk kurumları nezdindeki girişimleri devam ediyor.

Azerbaycan'a göre, Hocalı'da yaşananlar, 1949 Cenevre Sözleşmelerinin, Birleşmiş Milletlerin (BM) Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi, Sivil ve Siyasi Haklar Sözleşmesi, İşkenceye ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı veya Onur Kırıcı Muamele veya Cezaya Karşı Sözleşmesi, Çocuk Hakları Sözleşmesi gibi çok sayıda sözleşmenin ciddi ihlali anlamına geliyor.

"İnsanlık tarihi boyunca savaşlardaki ölümlerin çoğundan Hristiyan ve dinsiz topluluklar sorumlu"


Yapılan bir araştırma, insanlık tarihi boyunca savaşlar sonucu yaşanan ölümlerin büyük kısmından Hristiyan ve dinsiz toplulukların sorumlu olduğunu ortaya çıkardı.

Gazi bin Muhammed, İbrahim Kalın ve Muhammed Haşim Kemali tarafından hazırlanan "War and Peace in Islam" (İslam'da Savaş ve Barış) isimli çalışmada, tarih boyunca çeşitli toplulukların savaşlarda yaşanan ölümlerdeki sorumluluk oranına yer verildi.

Milattan sonra 0 ile 2008 yıllarındaki verilerin bir araya getirilmesiyle oluşturulan çalışmaya göre, bu dönemde siyasi ve dini motivasyon sonucu ortaya çıkan şiddet eylemlerinde en az 447.86 milyon, en çok ise 706.22 milyon insan hayatını kaybetti.

Çeşitli medeniyet ve toplulukların bu kayıplardaki ortalaması alınmış payı ise şöyle oluştu:

- Hristiyanlar: 178.04 milyon

- Tanrı inancı olmayanlar-dinsizler: 124.41 milyon

- Çin: 107.92 milyon

- Budistler: 87.95 milyon

- İlkel-yerli topluluklar: 45.56 milyon

- Müslümanlar: 31.02 milyon

- Hintliler: 2.39 milyon

wpii.jpg

Bu rakamlara göre, Hrıstiyan ve dinsiz topluluklar tüm ölümlerin yarısından daha fazlasından sorumlu.

Müslümanların toplam ölümler içerisindeki payı ise yaklaşık yüzde 5.

Müslüman toplulukların, tarihte bilinen dünyanın oldukça büyük bir bölümünü hakimiyetleri altına almalarına rağmen, toplam ölüm oranlarında ise oldukça küçük bir paya sahip olmaları dikkat çekiyor.

Kaynak: Mepa News

Yakın tarihin kara lekesi: İlk Türkçe ezan bugün okutturuldu!


İslâm’ı bu topraklardan süpürmeyi misyon edinen Batıcı Kemalist rejimin idarecileri, 30 Ocak 1932’de Ezan-ı Muhammedî’yi ilk kez Türkçe olarak Fatih Camii’nde okuttur


 İslâm’ı bu topraklardan süpürmeyi misyon edinen Batıcı Kemalist rejimin idarecileri, 30 Ocak 1932’de Ezan-ı Muhammedî’yi ilk kez Türkçe olarak Fatih Camii’nde okutturdu!


Bu sürecin akabinde Kur-an’ı Kerim’i “Türkçeleştirme” çalışmalarına başladılar.


Bir “ses sanatçısı” Dolmabahçe Sarayı’nda saz eşliğinde “ezan” okudu. M. Kemal de bu “etkinliğe” katıldı.


İslâm’ı Anadolu’dan silmek, silemiyorsa da Müslümanların anlayışlarını iğdiş etmek isteyen Batıcılar, “İslâm’da reform” başlığı altında, MEB’in öncülüğünde komisyon çalışmaları tertipledi. Komisyonun tavsiyeleri:


1- Oturacak sıraları, gardropları olan temiz, düzenli camilere ihtiyaç vardır. Halk buralara temiz ayakkabıları ile girecek.


2- Bütün dua ve hutbeler Arapça değil, ulusal dilde (Türkçe) olmalıdır. Camilerin iyi yetişmiş müzisyen ve müzik aletlerine ihtiyacı vardır. Modern ve kutsal enstrümantal müzik ihtiyacı acildir.


3- Basılı hutbe dizileri yerine, felsefe eğitimli vaizlerin yetkisinde dini rehberliğe geçilmelidir.


Diyanet İşleri Başkanlığı'nın 18 Temmuz 1932 tarihli bir genelgesi ile Türkçe ezan resmen ve tüm yurtta okutturulmaya başlanmıştır. 1941 yılında ise Arapça ezan yasağı uygulamaya konulmuştur.


1950 seçimlerinden yüzde 53 oyla birinci parti olarak çıkan Demokrat Parti, bu tarihten itibaren ezanın Arapça okunmasını istemiştir. 1950 yılından sonra Türkiye'de ezan Türkçe okunmamıştır.


Baran Dergisi