Alıntı Yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Alıntı Yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Kâzım Albayrak: Necip Fazıl, alternatif bir yönetim şekli teklif ediyor

 


Kâzım Albayrak, "Büyük Doğu fikriyatı, İslâm’a zararlı unsurları dışında bırakan, efradını câmi ve ağyarını mâni bir ideoloji/sistem ifadesidir. Sosyal ve siyasî bir nizam olan Başyücelik sistemiyle Necip Fazıl, dünyaya alternatif bir yönetim şekli teklif eder." dedi.

Üstad Necip Fazıl’ın 39. vefat yıl dönümü vesilesiyle Medeniyetimizin İzinden Kulübü tarafından “Necip Fazıl’la Hatıralar” başlıklı bir seminer düzenlendi. İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi Altunizade Kampüsünde 23.5.2020 tarihinde gerçekleşen bu semineri, Üstad’ın bilfiil yanından bulunmuş olan Aylık Baran dergisinin yayın kurulu üyesi Kâzım Albayrak verdi.

İslamcı mücadelenin çağımızda başlatıcısı”

Necip Fazıl’ın İslâmcı mücadelenin çağımızda başlatıcısı olduğunu aktaran Albayrak, Üstad’ın, Batılılaşma ve sömürgeleşmeye karşı güçlü bir muhalefet dili oluşturduğunu, İslâm’a nisbetle bir dünya görüşü kurduğunu ve bunu söylemde bırakmayıp aksiyon planına geçirdiğini aktardı.


Onun şairliğinden önce fikrî yönünün önemli olduğuna vurgu yapan Albayrak, “Allah demenin bile yasaklandığı, ezanın değiştirildiği, din eğitiminin kaldırıldığı ülkemizde ilk defa güçlü bir şekilde isyan bayrağı açan ve bunun fikirde sistemini kuran Necip Fazıl olmuştur.” diye konuştu

Önce, Necip Fazıl’ın hayatını anlatan kısa bir sinevizyon gösterisi yapıldı. Ardından Kâzım Albayrak, Üstad’ın sistemleştirdiği Büyük Doğu davasını ve öncü mücadele çizgisini anlattı


“O ve Ben eseri, onun yolunu anlamamız için önemli”

Üstad’ın çocukluk ve gençlik yıllarına değindikten sonra mürşidi Esseyyid Abdülhakîm Arvâsî ile olan tanışmasını anlatan Albayrak, “Mürşidi Esseyyid Abdülhakîm Arvâsî’den aldığı fıkhî ve tasavvufî öğütleri, Hz. Peygamber sevgisini, kelâm, tefsir, hadis gibi ilimlerin hikmetlerini Necip Fazıl’ın başta Çöle İnen Nur olmak üzere birçok eserinde bulmamız mümkündür. Necip Fazıl’ın O ve Ben eserini okumamız ise, hakikat yolunda neden tasavvufta karar kıldığını ve tasavvuftan kasdının ne olduğunu anlamamız açısından da faydalı olacaktır.” dedi.


“İdeolocya Örgüsü eseri kurtarıcı bir roldedir”

 Üstad’ın en önemli eseri olan ve ‘varlık sebebim’ dediği İdeolocya Örgüsü eserine de dikkat çekerek şunları dile getirdi:


“Batı’dan gelen modernizm gibi akımlar ile yine onların desteklediği içimizdeki sapık kollara karşı İdeolocya Örgüsü eseri kurtarıcı bir roldedir.


.

İslâm’ın temiz akidesi olan Ehl-i sünnet çerçeveye bağlı ve zühd-tasavvufu da önemseyen böyle bir anlayış önemlidir. Necip Fazıl, İslâmî ölçüleri kuru kuruya tekrar ile yetinmiyor, yeni bir dil ve diyalektik geliştirerek onları asrımıza tatbik etmek istiyor. Bu hususta o, estetik ve zarafeti fikriyatında en başa alıyor.


O, şekille ruhu, amelle hikmeti mezceden ve yeni bir tarzda olan İman ve İslâm Atlası eserinin estetik bahsinde şöyle diyor; ‘Umulur ki, 15. İslâm asrının yenileyicisi İslâm’da estetik planı başa alsın… Zira güzellik, hesap ve kitap sordurmadan, yakalayıcı, zapt ve fethedicidir.’”


“Akıncı Güç dergisi Üstad’ın dikkatini çekti”

Üstad ile hatıralarına da yer vererek konuşmasına şöyle devam etti: “Necip Fazıl’ı görmek ve 5 sene kadar yanında bulunmak şerefine erdim. Bunlardan bir kısmını nakledeceğim. Bu ülkede İslâmcı gençliğin söz sahibi olması için 1975 yılında Akıncılar teşkilatı kurulmuş idi. O zamanlar MTTB teşkilâtı tabela teşkilatı haline düştüğü için böyle bir fikrî oluşum gerekliydi. Büyük Doğu davasının bir evladı olan Salih Mirzabeyoğlu, 1975 yılından itibaren Gölge, 1979 yılında ise Akıncı Güç dergilerini çıkardı. Ben de bu gençlik teşkilatı içinde 1975 yılından itibaren bulundum. Akıncı Güç dergisi, Üstad Necip Fazıl’ın dikkatini çekti ve Ortadoğu gazetesinde “Müjdelerin Müjdesi” yazısıyla bu dergiyi tebşir etti. Üstad’ın Akıncı Güç kadrosunun daveti üzerine onun Erenköy’deki evine gittik.”


“Necip Fazıl’ın mücadele çizgisi net idi”

“Üstad’da ilk gördüğüm, 70’lik bir delikanlı olduğu idi. Bahçede bize ikram ettiği yemekten sonra yine orada bize akşam namazını cemaatle kıldırdı. Namazdan sonra İslâm inkılabının “nasıl” ve “niçin”ine dair mevzulara girdi. Anlattığı her şeyi âdeta yaşıyordu. Şeyh Galib’in “Şair, ehl-i haldir” sözünde olduğu gibi. Batıyı sonuna kadar muhasebe edip davamızı zıttından da ispat ediyor, İslam ümmetinin meselelerini derinden hissederek temas ediyordu. İman öfkesi ve vecd tavrı  onun bariz vasfı idi. Zaten ömrü bir davaya adanmış olarak geçti. Fikir ve aksiyon çizgisi olarak şeriatten kıl kadar bile taviz vermedi ve bu hususta her fedakarlığa katlandı. Defalarca hapislere girip çıktığı gibi vefatında bile Sultan Vahidüddin Han kitabından dolayı üzerinde 1,5 yıl cezası vardı.”


“Necip Fazıl’a hizmet eder ve Büyük Doğu yayınlarına gider gelir, ondan fikir ve aksiyon ruhumuzu alırdık. Daha önce onun konferanslarına gitmiş idim. Ancak onunla bizzat tanışmak, bilinene şâhid olmak ve dava heyecanımızı yenilemek demek idi. Necip Fazıl’ın mücadele çizgisi net idi. Meşhur eseri Çile’nin şu mısraında söylediği gibi: ‘Yalnız iman ve fikir; ne sevgili ne kardeş.’


“İslam’ın izzetini her şeyden üstün tuttu”


“Türkiye’de Necip Fazıl’dan pay almayan ve ondan etkilenmeyen İslâmcı münevverin olmadığını” aktaran Albayrak, Üstad’ın bir sistem kurucu mütefekkir olduğunu, sadece ideolog değil, aynı zamanda aksiyoner yani fikrini eyleme dökebilen biri olarak İslam’ın izzetini her şeyden üstün tuttuğunu, öne atılmaktan çekinmediğini söyledi.


“Necip Fazıl, dünyaya alternatif bir yönetim şekli teklif ediyor”


Üstad’ın “Büyük Doğu İdeolojisi”ne de değinerek şunları söyledi: “Büyük Doğu İdeolojisi, her şeyden önce bir usul davası olup İslâma muhatap anlayışın ‘nasıl’ını temsil etmektedir. Necip Fazıl, fikir dünyasından önce gelen his dünyasını da inşa etmiş, yaşanmaya değer hayatın ölçülerini billurlaştırmış bir iman ve ahlâk adamıdır. İdeolojisini şeriate derin bağlılık içinde ve ilahî hududa riayet çerçevesinde ortaya koymuştur. Büyük Doğu fikriyatı, İslâm’a zararlı unsurları dışında bırakan, efradını câmi ve ağyarını mâni bir ideoloji/sistem ifadesidir. Sosyal ve siyasî bir nizam olan Başyücelik sistemiyle Necip Fazıl, dünyaya alternatif bir yönetim şekli teklif eder. “Devlet ve İdare Mefkûremiz” olarak önerdiği “Başyücelik Devleti” ile o, devrimci bir karakter taşır.” dedi.


Katılım orta seviyede idi, ancak katılan gençlerin ilgi ve alâkasının yüksek seviyede olduğu gözlendi. Seminerin dikkatle dinlenişi ve sonunda katılımcılara dağıtılan Üstad’ın “O ve Ben” isimli eserine teveccüh ve İdeolocya Örgüsü eseri ile Aynadaki Yalan romanı hakkındaki sorulardan bunu anlamak mümkün idi.


Not: Konuşmanın tam metni Aylık Baran dergisin 4. sayısında yayınlanacaktır.


 KAYNAK: BARAN HABER


Avrupa'dan Türkiye'ye peş peşe Osman Kavala tehdidi

 


Haber7 yazarı Taha Dağlı, Kavala'ya verilen ceza sonrası AB'den gelen açıklamalara "AB'nin Kavala tehdidi ne anlama geliyor?" adlı yazısında tepki göstererek, hukukun üstünlüğünü savunan Avrupa'nın yargıya nasıl müdahale ettiğini anlattı.

Avrupa Parlamentosu Osman Kavala konusunda Türkiye’yi bir kez daha tehdit etti.


Türk yargısı Kavala’yı hapse mahkum ediyor.

AİHM "serbest bırakın" diyor.

Türkiye, AİHM yerine kendi yargı kararına uyduğu için Avrupa Parlamentosu "Türkiye AB üyeliğini bilinçli olarak sonlandırıyor" diye yazılı bir metni oylayı, karar çıkardı.


AİHM’de bir çok Avrupa ülkesinin uygulamadığı binlerce dava var.

AİHM kararlarını hiçe sayan ülkeler sıralamasında Yunanistan ile İtalya en yukarıdalar.

Almanya ve Fransa’nın bile uymadığı AİHM kararları mevcut.

Bu ülkeler, AİHM kararlarını uygulamıyor diye AB üyeliğiyle tehdit edilmediler hiçbir zaman.


Avrupa "bağımsız yargı" der, "hukukun üstünlüğü" der.

Konuşunca, yazılıp çizilince, hoş ifadeler.

Ama bağımsız yargının limitleri vardır.

Hukukun üstünlüğünün bir el freni vardır.

Bundan hiçbir zaman bahsetmezler


En başta Macaristan.

AB üyesidir.

Ama Soros’u ülkesinden kovmuştur.

2018’de Macaristan’da "Soros’u durdur" adlı yasa çıkarılmıştır.


İngiltere.

AB içindeyken de AB’den ayrıldıktan sonra da Soros’u hiç sevmemiştir, sevmez.

Ekim ayında hatırlayın, Kavala için bildiri yayınlayan büyükelçiler vardı, Erdoğan’ın tepkisini görünce geri adım atmışlardı, mesela o ülkelerin arasında İngiliz büyükelçisi yoktu.

Çünkü İngiltere de Soros konusunda Türkiye ile aynı yerdedir.


Polonya mesela.

AB üyesidir.

Soros’a savaş açmıştır.


ABD mesela.

Trump döneminde Türkiye’nin Kavala ile ilgili herhangi bir kararı asla yankı bulmazdı.

Ama Biden döneminde bulabiliyor.

Neden?

Çünkü ABD’de demokratlar Soros’u severler, Cumhuriyetçilerin ise büyük çoğunluğu sevmez.


İsrail mesela.

Sorosçu kitleler olsa da genel olarak İsrail’de bile Soros kabul görmez.




Hangi ülke olursa olsun, Kavala ya da Soros, onlar için bir zihniyeti temsil eder.

Ulusalcı olan, muhafazakar olan, dindar olan, sağcı olan kim varsa, hangi ülkeden olursa olsun, Soros’u kabullenmez, Soros kapısına dayandıysa, onunla kavga eder, bu hep böyledir.

Çünkü Soros meselesi Batı için bir ulusalcı-küreselci kavgası demektir.


Bugün AB’nin tehditlerini görüyoruz.

Geçen hafta kınama kararı çıkaracaklardı.

Soros’tan nefret eden Macaristan, Kavala’nın aslında Soros olduğunu çok iyi bildiği için bu karara imza atmadı o sayede Türkiye’yi kınayamadı, Avrupa Birliği.


He kınasa ne olur?

Ya da AP’nin dediği gibi Türkiye için AB üyelik sürecinin sonu gelse, ne olur?

Veya Türkiye’yi ihlal prosedürü ile cezalandırdıkları Avrupa Konseyinden çıkarsalar, ne olur?


Elbette uluslararası ilişkilerde bu kurumlar önemli.

Ama mesele Soros’ken mesele ülke güvenliğiyken mesele milli egemenlikken onların tehdidine boyun eğip üyesi kalacağımız bir Avrupa Konseyi, Türkiye’nin ulusal çıkarlarına zaten başlı başına zarar demektir.


Kaldı ki bu tarz tehditleri yıllardır hep duyuyoruz.

Rusya-Ukrayna savaşı varken, bu savaşın çıkardığı sorunlar varken, başta güvenlik ve enerji konularında Türkiye’ye ihtiyaç duyan bir Avrupa, istediği kadar tehdit yağdırsın, bu tehditlerin büyük çoğunluğunun içi bomboştur.

Rusya'nın Ukrayna'yı olası işgal rotaları


Olası Ukrayna-Rusya savaşında askeri analistler, Putin önderliğindeki Rusya'nın saldırı rotalarını açıkladı. Buna göre 3 önemli rota bulunuyor.

Rusya-Ukrayna krizi, geçtiğimiz akşam Rusya Devlet Başkanı Putin'in açıklamaları sonrası zirveye ulaştı.

Putin'in Donetsk ve Lugansk'ı tanıma kararı sonrası Rus tanklarının Ukrayna topraklarına girdiği haberi, "olası Ukrayna Rusya savaşı başladı" şeklinde yorumlandı.

Bu yorum da Rusya'nın işgal rotalarını ön plana çıkardı.

Askeri analistler, Rusya'nın Ukrayna sınırlarının yakınında 190 bin askeri olduğunu ve pek çok noktadan saldırıya geçebileceğini açıklarken olası işgal rotalarını şu şekilde belirledi;

BELARUS ROTASI

ABD merkezli CNA araştırma kuruluşundan Michael Kofman'a göre, Rusya'nın hedefi Ukrayna'da tam rejim değişikliği ise, kuzeyden bir saldırısı gerçekleştirmesi oldukça olası bir durum.

Rusya'nın, Belarus'ta uzun menzilli ortak askeri tatbikatlar için İskender kısa menzilli füzeler ve onlarca roketatarın yanı sıra Su-25 kara saldırı uçakları ve Su-35 avcı uçaklarıyla donatılmış 35 bin askeri bulunuyor.

KIRIM ROTASI

Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü'nden Ben Barry'ye göre, Rusya bir işgal başlatırsa, Kırım oldukça kesin bir yol. 

Barry'ye göre, bir kara savaşı Ukrayna'nın derinliklerine hızla ilerlemeye çalışmak için yoğun topçu desteğine sahip güçlü zırhlı birlikler gerektirecek.
Ancak, Rusya'nın Kırım'dan Kiev'e ilerleyişi, Dinyeper Nehri'nin doğusunda çok sayıda Ukraynalı askeri mahsur bırakabilir.

Ayrıca Rus çıkarma gemileri, personel, zırhlı araçlar ve ana muharebe tanklarını konuşlandırma yeteneğine sahip.

DONETSK VE LUHANSK ROTASI

Luhansk ve Donetsk'te Rusya'nın ilerlemesine yardımcı olabilecek yaklaşık 15 bin ayrılıkçı olduğu düşünülüyor. Ukrayna ise sayının daha yüksek olduğunu açıkladı.

Bununla birlikte Rusya'nın, Rostov bölgesinde sınırda kalıcı olarak konuşlanmış yaklaşık 10 bin askeri bulunuyor.

Askeri analistlere göre, Rusya eğer doğudan saldıracak olursa, birliklerin Kırım'a doğru ilerleyerek Ukrayna'nın güneydoğu kıyısı boyunca bir kara köprüsü oluşturması mümkün görünüyor.

Ayrıca bu birlikler,  Belgorod'dan Kharkiv'e ve Kremençuk'a geçebilir.

Murat Özer yazdı: 28 Şubat İttifakı


 Cumhur İttifakı bileşenleri söyleseydi, haksız bir ithamda bulunmuş olabilirlerdi. Oysa bu ismi kendileri seçtiler. ABD Başkanı Biden’ın canhıraş desteklediği, bu yüzden Sayın Bahçeli’nin deyimiyle millette değil “zillette” buluşan bu ittifaka bundan sonra “28 Şubat İttifakı” diyebiliriz.


Türk siyaseti daima sembol isim ve tarihleri önemsemiştir. Mesela 2023 tarihine bu kadar kıymet vermemizin sebebi Cumhuriyetimizin 100. yılı olması değil midir? Ülkemizi dünyada yeniden askeri ve siyasi bir güç haline getirmeyi hedeflediğimiz 2071 tarihinin önemi ise Anadolu’ya ayak bastığımız Malazgirt Zaferi’nin 1000. yılı olmasıdır. Düşmanlarımız için de semboller önemli.


TARİHLER ÖNEMLİ SEMBOLLERDİR


Mesela Yeni Zelanda’da cami basarak 51 Müslümanı namaz kıldıkları sırada şehit eden katiller silahlarına Miloş Obiliç yazmışlardı. Bu isim, Kosova Savaşı’nda Sultan Murat Hüdavendigar’ı şehit eden kişiydi ve Balkanları bir İslam yurdu haline getiren o zaferimize karşı 630 yıldır süren nefreti sembolize ediyordu.


Suriye’de bir terör devleti kurma girişimlerine karşı başlattığımız Fırat Kalkanı Harekâtı, Yavuz Sultan Selim’in Suriye’ye yönelik seferi olan Mercidabık Savaşı’nın 500. yılında ve aynı günde 24 Ağustos’ta başlamıştı. Hilafetin Yavuz’a geçtiği ve Türkleri asırlar boyu İslam dünyasının lideri yapan Mercidabık’ın gerçekleştiği ovada, 5 asır sonra Batı’nın örgütlediği sahte DEAŞ hilafeti Türk askerinin eliyle yok edildi.


Görüldüğü gibi tarihlerin sembolik anlamları vardır ve siyaset kurumu “taraf olma” ya da “karşıt olma” durumlarını muhatabına bu tarihler üzerinden mesaj olarak verir. Buna çok çarpıcı bir örnek 12 Eylül darbecilerinin yargılanmasının önünü açan Anayasa değişikliği referandumunun 12 Eylül 2010 tarihinde yapılması olmuştu.


Türkiye’yi “güçlendirilmiş parlamenter sistem” adıyla eskiden olduğu gibi güçsüz ve bol koalisyonlu dönemlere “geri götürmeyi” vaat eden 6 partinin, ittifaklarını ilan edecekleri tarih için ülkemizi felakete sürükleyen 28 Şubat Darbesi’nin yıldönümünü seçmesi elbette bir tesadüf değil.


İSTEDİKLERİ KAOS VE GERİCİLİK


Darbecilerin tehdit, şantaj ve silah zoruyla yıktıkları Refah-Yol Hükümeti yerine kurdurulan ve ancak 17 ay sürebilen azınlık iktidarında koalisyonun 1. ortağı Mesut Yılmaz seçimlerde yüzde 19, ikinci ortağı Bülent Ecevit ise ancak yüzde 14 oy alabilmişti.  İşin daha da kötüsü Ecevit bu oyla 56. Hükümeti kurarak 1999 seçimlerine kadar ülkeyi tek başına idare etmişti. İşte özlem duydukları yönetim bu.


28 Şubat kararlarını uygulamakla övünen Akşener ile darbecilerin sembol isimlerinin milletvekili yapıldığı CHP’nin birlikte bu ittifakı kurmaları anlaşılır bir şey. Ya darbenin iktidardan devirdiği Milli Görüş’ün partisi olduğunu iddia eden Saadet’e ne oluyor? Onlar da 28 Şubat yargılamalarında “şikâyetçi olmayarak” konumlarını ilan etmediler mi?


Altı partinin 5,5 saat konuşup üzerinde anlaştıkları metinde Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği normlarını çıkış yolu olarak göstermeleri ise nihai amaçlarını ortaya koyuyor. Demirtaş, Kavala hatta Öcalan’a tahliye yolunu açacak bu birlikteliğin içinde HDP’nin olmaması ise sadece bir göz boyama.


Darbenin özgürlüklere, azınlığın çoğunluğa galebe çaldığı bir anlayışı savunmak için kendilerine “28 Şubat İttifakı”ndan daha iyi bir isim bulamazlardı. En azından bunu başardılar.

Yeni nafaka düzenlemesi yeterli mi?

 


Uzun süredir beklenen yeni nafaka düzenlemesi taslak olarak Adalet Bakanı Bekir Bozdağ'a iletildi. Kurmaylar ile birlikte son şeklinin alınacağı taslak daha sonra Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a sunulacak.


Yeni nafaka düzenlemesi 20-30 yıldır süresiz nafaka ödeyenlerin mağduriyetlerini nasıl giderecek, evlilik yılına göre nafaka süresine geçilmesi nasıl planlanmalı?


Bahsedilen taslak metne göre nafaka ödeme süresine üst sınır konulacak ve evlilik süresine göre nafaka ödenecek. 2 yılın altındaki evliliklerde 5 yıl, 5 yılın altındaki evliliklerde 7-8 yıl, 5-10 yıl arasındaki evliliklerde 12 yıl, 15 yılın üzerindeki evliliklerde evlilik süresi dikkate alınarak nafaka verilmesi planlanıyor. Takdir yetkisi yine hâkime bağlı olacak. Hâkim, nafaka konusundaki kararını, çocuk sayısı ile kadının iş durumuna göre verecek.


Süreli nafaka için 2014’ten beri çalışmalar yaptıklarını ve nafaka mağdurları için projeler ürettiklerini dile getiren “Boşanmış İnsanlar ve Aile Platformu” kurucu ve yöneticisi İlknur Birsel Büyükakça, yapılan taslak çalışmanın yetersiz olduğunu ve taraflar arasındaki nafaka süresinin uzatılmaması gerektiğini söylüyor.


“İntiharın eşiğinden dönen nafaka mağdurları var”


Büyükakça, “Taraflar arasındaki bağ ne kadar geç koparılırsa ve nafaka süresi ne kadar çok uzatılırsa o kadar zarar doğacak. Bu süre uzadıkça insanlar arasında nafaka arttırma davaları, icra davaları, vekalet ücretleri, mahkeme masrafları da sürekli olarak çıkacak. İnsanlar arasındaki bağı sosyal devlet koparmadığı sürece mağdur olanların diğer tarafa karşı husumeti doğuyor. Bir tarafta nefret oluşurken diğer tarafta intikam duygusu oluşuyor. Sadece husumet doğmuyor, nafakadan dolayı intiharın eşiğinden dönen nice mağdur insanları tanıyoruz. Ölmek istiyorlar. Huzurevinde yaşayan kanser hastası bir mağdurumuz var, yıllardır nafaka ödüyor. İkinci kez ameliyat olacak. Karşısındakine zarar vermemek için ölümü düşünüyor bu insanlar. Maddi olarak sıkıntıya düşen erkek 3 ay hapis cezasına çarptırılıyor. Hapisteyken de yine borç binmeye devam ediyor. Faiziyle, avukat ve vekalet ücretleriyle tekrar hapse giriyor. 10 gün evli kalmış adam 30 yıldır nafaka ödüyor. Bu adama ara süre mi koyulacak bu saatten sonra. Ömrü nafaka ödemekle geçmiş. 6 yılda 15 defa tutuklanmış cezaevine girmiş insanlar tanıyorum.” diyor.


Süreli nafaka için öneri


Takdir yetkisinin tamamen hakime bırakılmaması gerektiğine ve asıl olarak yasanın düzenlenmesi gerektiğine değinen Büyükakça, “Taslakta, belli bir sürenin üzerindeki evliliklerde hakimin takdirine bırakılmalı deniyor. Şimdiye kadar hakim takdirine bırakıldı da ne oldu? Benzer durumlarda hep farklı kararlar çıkacak ve haksızlık oluşacak. Hakime net bir sınır çekilmeli. Bizim önerimiz, nafaka davası açıldıktan itibaren nafaka süresi en fazla 5 yıl olmalı. 1-5 yıl kadının toparlanması için yeterli. O süre sınırları içerisinde de hâkim, çocuklu mu çocuksuz mu, eğitimi nedir, sağlığı ve işi ne durumdadır, ona göre karar vermeli.” ifadelerinde bulunuyor.


“Bu yasa nikahsız evliliğe ve kayıtsız çalışmaya teşvik ediyor”


Bu nafaka yasasının kadını nikahsız birlikteliğe ve kayıtsız çalışmaya teşvik ettiğini aktaran Büyükakça, bu nafaka yasasının kadını nikahsız birlikteliğe ve kayıtsız çalışmaya teşvik ettiğini, 1988 ürünü bu yasanın 33 yıldır Aile kurumuna zarar verdiğini söylüyor.


“Boşanmalar arttı”


Nafaka süresinin Hollanda’da 12 yıl olduğunu ve aile kurumuna zarar verdiğinden dolayı 5 yıla indirildiğini aktarıyor Büyükakça. Aile kurumunun yavaş yavaş dağıldığını, her iki tarafın da yanlış ve zararlı seçimler yapmak zorunda bırakıldığını, her geçen gün yaşlı nüfusun arttığını ve genç nüfusun azalmakla birlikte boşanmaların da çoğaldığını dile getiriyor, soy kurutucu bir yasa olduğunu söylüyor.


Büyük bir ahlâk çöküntüsünün yaşandığını da belirten Büyükakça, “İnsanoğlu her şeyi çok suiistimal eder hale geldi. Bu yasa ile kime hak tanısan o oradan kendine bir suistimal aracı buluyor. Zaten gençler birbirine çok tahammülsüz. Boşanmalar hızla artıyor. Bu sistemle bu yasa ahlaki bir yaşama ihtimali sunmuyor insana. 1988’e kadar Türk Medeni Kanunu’nda nafaka süresi 1 yıldı. Atatürkçüyüz diyenler hani nafakanın süreli olmasına karşı ya, fakat sizin yasanız bunu söylüyor, bunu uygulayın o halde.” diyor.


“Bu taslağı çok adil bulmadım”


Büyükakça, hükümetin bu konudaki Çalıştay, komisyon, imza kampanyası gibi çalışmalarına da katıldıklarını ifade ediyor fakat bu taslağın yasa olarak çıkacağını düşünmüyor. Büyükakça, “Sayın Bakan Ak Parti kurmaylarıyla toplanıp bir son şekil verilecek yasaya deniyor, fakat kurmaylar sorunu yasada değil uygulamada görüyorlar. Tamam, düzeltecekler ama yasaya son şekil verilirken bu sürenin uzaması çok zararlı. Önce bunun ele alınması gerekiyor. Diğer bir konu da sorunu yasada değil uygulamada bulanlar nasıl oluyor da insanları bu uzun sürelerde hatta hakim takdirine, hakimin iki dudağı arasına bırakabiliyorlar. Bu durum çelişkidir. Yasaların çift taraflı olduğu düşünülürse şu an çok az sayıda süresiz nafaka ödeyen kadın olsa da ileride bu yasanın mağduru olan Kadın sayısı arttığında Kadın hakkı savunduğunu iddia edenler ne diyecekler. İkinci evliliklerdeki eşleri kadın olarak görmedikleri gibi bu kadınları da görmezden mi gelecekler? Mesele ne nafaka ne de cinsiyettir. İnsan geleceğine ipotek koyarak insan yaşamını kitlemek, yaşama sevincini yok ederek bunalıma sürüklemektir. Boşanmış İnsanlar ve Aile Platformu (BİA PLATFORMU) olarak kamuoyunu insan odaklı düşünceye davet ediyoruz.” açıklamalarında bulunuyor.


“Erkekler bakımından bir sınır getirilmesi güzel”


Eskiden süreli nafaka olduğunu daha fakat sonradan kaldırıldığını ifade eden avukat Ümit Gürkal Egemen de, nafaka konusunda evlilik süresi olmakla birlikte yaş süresinin de hesaplanması gerektiğini söylüyor. Egemen, “50 yaşında boşanmış bir kadına 2 sene vermekle 25 yaşında boşanmış bir kadına 2 sene nafaka vermek arasında fark var. Bana göre adil olan, 50 yaşında bir kadının hayata tutunması, 25 yaşındaki bir kadından daha zor olacağından orada evlilik süresi değil de yaş süresi baz alınmalı. Hâkim tarafından bunlar da değerlendirilmeli. Bu düzenlemenin yeterli olup olmadığı tartışılabilir. Çünkü olan olması gereken değildir. Her zaman daha iyisi olabilir. Kocalar bakımından bir sınır getirilmesi güzel. Anne bakımından ise nafakanın miktarının artırılması bir denklik sağlayabilir. Çocuk bakımından da düzenlemenin yapılması lazım. Tekrar tekrar dava açılmaması gerek.” diyor.


Çarpık kanunlarla Müslümanca yaşanmıyor


Batılılaşma ve sekülerleşme adına Osmanlı mirasına sırt çeviren Kemalist rejim, İsviçre’den Medeni Kanunu, İtalya’dan Ceza Kanunu, Almanya’dan Ticaret Kanunu’nu alarak kolları, bacakları ve vücudu birbirine uymayan çarpık bir hukuk sistemi inşa etti. Hiçbir cephesiyle Müslümanlara uymayan ve kültür ve değerleri dezenformasyona uğratan yasalarla hem aile kurumu, hem evlilikler, hem de ahlak tamamen yok olmaya gidiyor. İslami bir rejimle yönetilmediğimiz için çarpık yasalar üzerinden düzenlemeler yapılıyor, bu bataklıktan kurtulmanın yolları yine bataklıkta sinek avlayarak aranıyor. Başta soysuzlaştırma üzerine kurulu olan bu yasanın ve çarpık Kemalist sistemin değişmesi gerektiği her geçen gün kendisini çeşitli sıkıntılar doğurarak hatırlatıyor. Dikiş tutmayan ve her yeri yama olan bu sistem adeta bir deli gömleği gibi artık şuurlanmakta olan Müslümanların üzerinden çıkarılıp atılmayı bekliyor.


M.TAHA İNCİ

Kaynak : Baran Dergisi


https://www.barandergisi.net/sorusturma-yeni-nafaka-duzenlemesi-yeterli-mi-makale,3350.html